5 Mayıs 2009 Salı

Laik Rejim Ve İslami Kimlik Ahmet Turgut Ulucak



Laiklikle ilgili yapılan tanımlamalara baktığımızda, bu kavram ya da düşünce biçiminin, gereği gibi ne Laikler ne de Müslümanlar tarafından doğru anlaşılamadığını görüyoruz. Laikliğin ortaya çıktığı süreçte, Fransa’da kiliseye karşı başkaldırı olarak gördüğümüz bu seküler düşünce biçiminin, bir anlamda Hıristiyan dünyasında zaten bozulmuş ve tahrif edilmiş Allah anlayışını ve Allah’ın koyduğu hükümleri tamamen ortadan kaldırmayı ve hayattan devre dışı bırakmayı hedeflediğini ve bunu başardığını görürüz. Özellikle Batı dünyasında Allah’ı hayata müdahil kılmama anlayışının, halkı Müslüman olan toplumlarda dayatılmaya çalışılan ve bir türlü yerleştirilemeyen bir baskıcı düşünce biçimi olduğunu açıklıkla söyleyebiliriz.

Seküler anlayış, dini devletten, devleti dinden, hatta müslümanı hayatın içindeki baskıcı unsurlar vasıtasıyla, kendi iman ve kulluk bağından koparmaya çalışan bir ideoloji biçimi halinde Müslüman bireyleri ve toplumları etkisizleştirirken; hayatın içinde Allah ve hükümleri ile bağlarını koparıp mevcut bulunan laik ideoloji ile şekillendirilmeye çalışılan totaliter bir baskıya dönüşmüştür.

Laiklerin kendi tanımlamaları içinde devlet ya da bundan sorumlu kurumlar, laikliği bireyin hayatına müdahale olarak algılamıyor. Bu düşünce kendi içerisinde tutarlı değildir. Müslüman bir şahsiyetin Allah ile yaptığı sözleşme gereği İslamın haricinde bir ideolojiyi (İslam ideoloji değildir) benimsemesi, kabul etmesi veya onu yaşamında bir değer haline dönüştürmesi kabul edilemez. Bu durumda Allah ile yapmış olduğu sözleşmeyi bozarak iman etmiş olduğu Kuran’a muhalif olmuş ve İslam ile bağlarını koparmış olur.

“Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.” (4/Nisa Suresi 60)

Seküler anlayışın, kendi prototipinde insan yetiştirme düşüncesi tarih boyu süregelmiştir. Allah’ı bir kabul etmekle beraber yeryüzüne müdahale etmesini kabul etmeyen bir inanca sahiptir. Allah’ın yasalarına muhalif olan insanların ürettiği düşünce ve yaşam biçimi, içinde Müslümanların çıkmaz içerisinde bırakılması yönünde bir çabadır. Halkı Müslüman olan toplumlarda laik sistemi kabul edip onu yaşamın temel düşüncesi haline getirmeye çalışan elit zümre, Müslüman bireylerin olduğu mekanlarda ve zeminde sürekli kendilerinin de Müslüman olduğuna vurgu yapmaktadır. Hatta İslam’ın bunu istediğini ve asıl Müslüman olanların kendileri olduğu tezi ile kendilerini meşrulaştırma düşüncesi ve dayatması içine girdiklerine de tanık oluruz.

Yakın tarih incelendiğinde, istiklal mahkemelerinde laiklik ve düşünce biçimlerini kabul etmeyen birçok müslümanın darağacında asıldığını ve hala gereği gibi bunların gün yüzüne çıkarılamadığını görürüz. Bu gerçek, büyük bir zulüm ve jakoben dayatmanın Müslüman toplumda neler yaşattığına tanıklık etme açısından bilinmesi gerekir.

Her insanın istediği dini ve düşünceyi seçme özgürlüğü vardır. Allah kullarının üzerinde zorlayıcı değildir. Bu konuda Bakara Suresinde Rabbimiz söyle beyan eder:

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir.” Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.” (2/Bakara 256)

Doğuştan Allah’ı tanımaya ve onun hükümlerine boyun eğmeye uygun yaratılan insanın, yaşadığı süreç içinde baskıcı dayatmalar ve entrikalar ile hayat bağlarının koparılmaya çalışıldığını görmekteyiz. Kendi hegomanyalarını kurabilmek ve sürdürebilmek adına despot düşünceye sahip olanlar tarafından, sürekli baskı ve dejenere ile İslami kimliğinden koparılmaya gayret edilmektedir. Buna tabi olmayanlara karşı ise tecrit, hapis ve tehdit gibi birçok baskıcı müdahalelerde bulunulmaktadır. Hayatını erdemli yaşamaya çalışan insanlara engel olmak istenmektedir. Allah dahi kulunun üstünde baskıcı değilken, bugün varlıklarını sürdürme ve dayatma adına gayrı İslami oluşumların -özelde laik düşüncenin- baskıcı olmaya çalışması Müslümanları hatta insanları tek tipleştirmesi kabul edilebilecek bir durum değildir.

Özellikle İslami hareket iddiasını taşıyanların, yeryüzünde nesli ve ekini fesada uğratmaya çalışanlara karşı çıkmaları sadece toplumsal insani bir görev değildir. Bunun ötesinde Müslüman olanlara Allahın yüklediği bir sorumluluktur. Müslüman birey ve toplumların bu anlamda sorumluluklarını kuşanmaları ve mevcut statükoya karşı İslami duruşlarını hiçbir baskıya ve çözülmeye meydan vermeden sürdürmeleri gerekir.

Laik sistemlerin en belirgin özelliklerinden birisi, kendilerinden olmayanlar üzerinde baskı oluşturup yıldırma çabaları olduğu gib, sakin kişiliği, duruşu ve düşünceyi bozmak da vardır. Hatta toplumsal bir yozlaştırma süreci içinde sahip oldukları değerleri ve düşünceleri terk etmeye ya da farklılaştırmaya yönelik bazı imkanlar sunması, Müslüman şahsiyetin ve toplumun üzerinde çok hassas olarak dikkat etmesi gereken bir durumdur.

İslam toplumu beklentilerini, düşüncelerini ve eylem planını, konjonktüre göre belirlememeli, Allah’a karşı sorumluluk bilincinden almalıdır. Özellikle son yüz yıllık süreç içerisindeki İslam toplumunun bu konuda yaşamış olduğu ve hala doğru tahlil etmekten mahrumiyet yaşadığı bir zaman dilimi içerisindeyiz. Erdemli Müslüman kimliğin inşası ve takva toplumundaki var olma mücadelesinde, ideolojiler, resmi kurumlar ya da sistemin stratejisi gereği takdim ettiği geçici ikramlar belirleyici olamaz. Müslümanların kendi değerlerini mutlak bir ölçü olarak belirlemesi asla tehir edilemez. Varlık mücadelesini Allah’ın kelamından ve Resulün örnekliğinden oluşturması gerekir.

Bugün kendini Müslüman olarak tanımlamasına rağmen birçok sözde İslami kuruluş ve şahsın geldiği noktaya baktığımızda, laik sistemin fazla rahatsız olmadığı bir tablo karşımıza çıkar.

Laik düzenin istediği insan modelinin, Allah’tan kopuk, seküler mantık içinde ihtiraslarını öne çıkaran, kendi varlığını devam ettirme adına her türlü sapmayı normal göstererek buhran içinde yetişen bir birey oluşturmak olduğunu görüyoruz. Yaşadığımız coğrafyanın hangi şartlarında ve zemininde olursak olalım, Müslümanca yaşayabilmek ve izzetli bir yaşamı Allah’a kavuşacağımız günün hesabı içinde anlamak ve buna göre yaşamımızı tayin etmek durumundayız.

Laik rejimin düzene tabi olmuş kimlik oluşturma çabasının arka planlarını iyi görebilmeliyiz. Sistemle yüzleşmek, laik rejimin bunca yıldır Müslümanlara neler çektirdiğini hesaba katmak durumundayız. Bu hesap sonucunda, gücü ellerinde bulunduranların, bu gücü kaybetmemek için baskıcı güçlerini her durumda göstermek ve bunu sürdürebilmek adına, süreç içerisinde Müslümanlara karşı çeşitli planlar yaptıklarını net görebiliriz.

Laik sistemler belki batı dünyasının bir tercihi olabilir, lakin Müslüman toplumun kabul edeceği bir durum asla olamaz. Bunu sloganik bir reddiyeden ziyade, Allah’a karşı kulluğumuzun bir gerekliliği olarak bilmeli ve buna göre tavır geliştirmeliyiz.

Yaşadığımız coğrafyada tanık olduğumuz bir başka durum ise, zamanla sistemin tıkanan damarlarının bir kısım Müslümanlar tarafından açıldığıdır. Toplumu dönüştürme ve kendi mecrasına yöneltme konusunda iddia taşıyan birçok kurum ve örgütlenmelerin sistemle yüzleşme yerine payanda görevi içinde bulunması gerçekten çok düşündürücüdür.

Laik sistemin kendisini rahatsız etmeyecek oluşumlara, planın bir parçası olarak destek vermekten geri kalmadığını anlamakta güçlük çekmiyoruz aslında. Mevcut beşeri sistemleri memnun etmek ya da ondan pay elde edebilmek adına değerlerinden ödün verenler tarih karşısında unutulmayacaktır. Ayrıca hesabın zor olduğu ahiret gününde hüsrana uğrayacakları bir yola da girmişlerdir. Bu hatırlatma, üzerimize düşen bir sorumluluktur. Geçmişte bize düzgün miras bırakmayanları sorgularken, bizimde gelecek nesillere hayırlı bir miras bırakmamız gerektiğinin kaçınılmazlığı da akla gelmelidir.

Özellikle toplum önünde kanaat önderliği yapanların ve toplumsal görev yüklenme iddiası taşıyanların sorumluluklarının daha fazla olduğunu hatırlatmamız kulluk vazifemizdir. Halkı Müslüman olan toplumlarda, insanların kendi çıkarları gereği oluşturdukları düşünce biçimleriyle (ideolojiler, dinler…), hassaten İslami kimliği yok sayma, bunun etkisiz bırakılma ve hayattan tecrit edilme planını uygulamadan geri durmayan laik sistemle Müslümanların ciddi anlamda yüzleşmesi gerekmektedir.

Ekonomik, içtimai, siyasal, kültürel ve her alanda laiklerin kendi inanç ve düşünce alanındaki oluşturmak istediği karakter anlayışına dikkat edilmesi ve bu yöndeki yozlaşmanın her çeşidine basiret içinde karşı koyabilmeliyiz. İman etme iddiasında bulunduğumuz İslam dini ve bununla şeref bulduğumuz Müslümanlığımız, bize hayatın her alanında Allah’ın koyduğu yasalar ve Rasulullah’ın örnekliği ile yaşam sunmaktadır. Hayata müdahil olmayan İslam, Allah’ın dini olmaktan çıkıp insanların ya da kurumların oluşturduğu din olur. Biz Allah’ın dininin haricindeki tüm dinlerden beri olduğumuzu söylemeyi imanımızın bir gerekliliği olarak görüyoruz. Sahip olduğumuz bu değerler ile bizi tanımlayan Allah olduğuna göre, bunun haricinde bir tanımlamayı -velev ki İslam adına olsa bile- kulluğa müdahale olarak görmekteyiz.

Fussilet Suresinin 33. ayetindeki tanımlama bize yeten bir tanımlamadır :

“Allah'a davet eden, salih amel işleyen ve: "Ben gerçekten müslümanlardanım" diyen kimseden daha güzel sözlü kim olabilir?” (41/Fussilet 33)

İnsanlar sadece hesabını Allah’a vereceği bir güne hazırlanmalı, kimsenin kimseye fayda sağlayamayacağı o günde Rabbinin rızasını gözetenlerden olmayı tercih etmelidir. Hayatı beşeri ideolojilere göre değil de Allah’a teslim kılma ve her türlü imtihana rağmen eğilmeden bükülmeden hakkı ikame edenlerden olma sorumluluğunu alarak yaşamı tanzim etmeliyiz.

Ankebut Suresinin verdiği mesajı algılayarak hayatı imtihan bilincinde yasamalıyız: “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece "İman ettik" demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacak.” (29/Ankebut 2-3)



http://www.vuslatdergisi.com/?vuslat=yazi&id=2522&k=94

4 Mayıs 2009 Pazartesi

İmam Humeyni'nin İslam İnkılabının 3 ncü yıldönümü münasebetiyle 11.02.1982 tarihinde İran'a davet edilen yabancı konuklara hitaben yaptığı konuşma

Bismillahirrahmanirrahim

Dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen ve iran’ın durumunu yakından müşahade ederek, İslam Cumhuriyeti’nin dünyada mazlum olduğunu anlayan sizlere teşekkür ederim. Özellikle Lübnan’dan gelen bu küçük, aziz çocuklara, Lübnan şehidlerinin bu varislerine teşekkürlerimi bildirir, hepinizin sıhhat ve saadetinizi Allahu Tebarek ve Tealadan niyaz ederim. İran’da gerçekleşen bu İslam cumhuriyetinin tüm İslam topraklarında da gerçekleşmesini dilerim. Benim bütün gruplara teker teker teşekkür etmeye gücüm yoktur, fakat burada teşekkür etmem gereken temsilciler bulunmakta ve yine teşekkür etmem gereken şehid velileri de bulunmaktadır. Kısacası hepinize teşekkür ederim.

Bugün İslam topraklarından veya gayri İslami ülkelerden gelerek saygıdeğer temsilcilerin huzurunda bazı konuları anlatmam gerekiyor. Peygamberi Ekrem (S.A.V) den rivayet olunmuştur ki: "İslam ilk dönemlerde mazlum idi ve daha sonraları da mazlum olacaktır." Ben de işte bugün islamın mazlumluğunu sizlere arzetmek istiyorum. Kur’an-ı Kerim:”Doğrusu milletim bu Kur’an-ı terk etmişti”(25/30) buyuruyor.

Kur’an-ın kendi kavmi ve ümmeti içerisinde örtülü kalmasını Allahu Tebarek ve Tealaya şikayet etmiştir. Ben bugün bu çaresizliğin yüklediği vesayet altına alınmışlığı ve mazlumluğu sizlere bildirerek, diyorum ki;

Bakınız, İslam ve müslümanlar ne haldedir? Kur’an ve İslam bugün vesayet altına alınmış vaziyettedir ve mazlumdur. Çünkü, Kur’anın ve İslamın üzerine vesayet konulması, Kur’anın ve İslamın çok önemli meselelerinin ya tamamen vesayet altına alınmasından veya birçok İslami devlet iddiası taşıyan devletlerin, İslam’a, Kur’an’a aykırı yönde hareket etmeleri yüzündendir.

Kur’anın önemli meselelerinden biri ümmeti vahdete davet etmek ve anlaşmazlıktan men etmektir. Kur’anı Kerim de çeşitli tabirlerle Müslümanlar ve Müslümanların başında bulunanlar arasındaki çekişmeler men edilmiştir.

“Ayrılığa düşmeyin, yoksa korkar, başarısızlığa düşersiniz. Ve kuvvetiniz gider”(8/46)

İslam’ın iki önemli siyasi esası olan bu iki noktayı incelemeli ve Müslümanların onlara nasıl bağlı kaldıklarını görmeliyiz. Acaba Müslümanlar İslam’ın bu iki esasına itina gösterdiler mi? Acaba o iki esasa uydular mı? Eğer bu esaslara itaat edecek olurlarsa müslümanların bütün mesele ve zorlukları halledilmiş olur ve eğer itaat etmeyecek olurlarsa parçalanarak, özelliklerini kaybederler. Müslümanlar iki grupturlar: Birincisi, Müslüman halklar ve halk kitleleri, ikincisi ise bu halk kitlelerine hükümet edenler, ülkelerin yöneticileri, İslamlık iddiasında bulunan, Allah’ın kitabına uymak iddiasında bulunan ve her biri bir ülkeyi idare eden bu devletlerin ve yöneticilerin durumlarına bir göz atarak, onların, Allah’ın kitabının önemli esaslarına uyup uymadıklarını görelim. Öte yandan, İslam’ın diğer bir önemli esası da bulunmaktadır ki, Müslümanlara kafirlerin sultası altına girmemelerini emretmektedir. Allahu Tebareke ve Teala hiçbir kafirin sultasının kabulünu Müslümanlara emretmemiştir.

Müslümanlar da kafirlerin sultasını kabul etmemelidirler. Bu, Kur’anı Kerim in Müslümanlara farz kıldığı önemli bir siyasi esastır. İslami ülkelerde Müslümanlara hükümet edenler, yöneticiler, acaba idareleri altındaki halkla çatışma halinde midirler? Birbirleriyle siyasi ve propaganda yönünden mücadelede bulunuyorlar mı? Yoksa, birbirleriyle anlaşma ve dayanışma içerisinde midirler?

Bugün halkı Müslüman olan ülkeler arasında birlik olmadığı gibi, ayrıca çatışma olduğunu da görmekteyiz, hatta bazen silahlı çatışmalar genellikle de propaganda mücadelesi veya siyasi çatışmalar bulunmaktadır. Gerçekte onlar bu gibi çatışmalar neticesinde parçalanmışlardır.

Kur'anı Kerim bildirmektedir ki, eğer birbirinizle çatışacak olursanız, parçalanırsınız. Siz bugün parçalanmış olmanın etkilerini Müslümanlarda görmektesiniz. Parçalanmanın etkilerini arap ülkelerinde görüyorsunuz. İslam toprakları siyasi, askeri ve tabii kaynaklar açısından bu kadar büyük bir güce sahip olmalarına rağmen, İsrail’in karşısında bir şey yapamamaktadırlar…

Siz yenilmeyi ne zannediyorsunuz? Bu bir devletin veya milletin kendi düzeninin korunması için yapması gereken bir işi yapamaması değil midir?

Düşman, İslam’a Müslümanların vatanına saldırmış ve hergün genişlemektedir ve tek bir ülke ile de yetinmemektedir. Müslümanlar onun karşısında yenilmişlerdir. Lübnan dan gelen ve şehitlerin varisleri olan bu çocuklara bakınız, bunlara nasıl bir cevap verebiliriz? Küçük kalpleri ile buraya gelmiş olan, İslamın kendilerini himaye etmesini isteyen ve her gün kendi topraklarında İsrail tarafından zulüm ve işkenceye tabi tutulan bu çocuklara vicdanı olan Müslümanlar nasıl cevap verebilirler?...

Hz. Resulü Ekrem (S.A.V) den rivayet olunmaktadır ki: “Eğer bir Müslüman EY MÜSLÜMANLAR diye feryad eder de Müslümanlar ona cevap vermezlerse, Müslüman değildirler.”

Ben buradan, “Ey Müslümanlar, Ey dünya müslümanları, Ey İslamlık iddiasında bulunan devletler, Ey dünyanın Müslüman halkları” diye feryad ediyorum ki; İslam’ın yardımına koşunuz. Süper güçlerin baskısı altında bulunanların, mazlumların, zulme uğramışların yardımına koşunuz.. Süper güçler tarafından saldırıya uğrayan İslam toprakalrının yardımına koşunuz. Kendi yardımınıza koşunuz. Kendi halkınızın yardımına koşunuz. Ey dünya Müslümanları, süper güçler, Çeşitli hile ve komplolarla ve kendilerine bağlı uşaklarıyla, İslam topraklarında, İslam’ın her şeyini sultaları altına almışlardır, İslam’ın yardımına koşunuz.

Ey dünya Müslümanları ve ey birçok ülkeden İran’a gelerek İran’ın durumunu, Amerikan uşağı Saddam’ın cinayetlerini yakından gören sizler, gördüklerinizi dünyaya duyurunuz. Eğer Afganistan’dan haberiniz yoksa, Afganistan alimleri ve bir çok müçtehidler burada bulunmaktadır. Afganistan’da neler olduğunu onlardan öğreniniz. Ey müslümanlar, İslamın yardımına koşunuz. Süper güçler İslam’a muhaliftirler. Süper güçler İslam’ı istemiyorlar çünkü, eğer bir milyar Müslüman İslam bayrağı altında bir araya gelecek olursa, artık dünyada kendilerinin yaşamasının zor olacağını cinayet işlemek için meydanların kendilerine kalmayacağını bilmektedirler.

Müslümanlara ne olmuştur, müslümanalrın yöneticilerine ne olmuştur ki bütün şeref ve haysiyetlerini Amerika uğruna harcamışlardır?Mazlum ve yalınayak halkların malı olan İslam topraklarının zenginliklerini Amerika’ya sunanlara ne oluyor? Bu zenginlikler yalınayak ve mazlum halkların malıdır. Amerika, kendisine sunulan bu zenginliklere rağmen İsrail’i desteklemekte, İsrail’i bu zenginliklere karşılık bırakmayacağını bildirirken Müslümanlara ne oluyor? Müslümanlar niçin bu duruma gelsinler? Müslümanların propağanda araçları için yabancı sulta altından veya uluslar arası hırsızların elinden kendini kurtarmak isteyen bir grup Müslüman aleyhinde, propaganda yapıyor? Niçin İran’a cephe alıyorlar? İran ne yaptı?... Saraya bağlı bazı müftüler niçin İran’ı tekfir ediyorlar? Kur’anı Kerim eğer bir kimse İslamlık iddiasında bulunuyorsa o müslümandır, onun Müslümanlığını kabul ediniz ve onu reddetmeyiniz buyurmuyor mu?

Bunlar İslam hakkında ne biliyorlar? Biz feryad ediyoruz. Biz müslümanız. Kur’an-ı Kerim’in ve Resulü Ekrem’in emirlerini bu ülkede uygulamak istiyoruz. Biz yirmi yıldan fazla bir zamandan beri İsrail ve Amerika’ya muhalif olduğumuzu bildirdiğimiz halde yine de bazı yazarlar, gazeteciler ve radyo yöneticileri bizim İsrail’le dost olduğumuz suçlamasını getiriyorlar. Biz mi İsrail’le dostuz, yoksa, İsrail’in Müslümanlara neler yaptığını görüp de sessiz kalanlar mı? İsrail Lübnan’ı ne hale getirdi? İsrail Suriye’ye karşı neler yapmaktadır? Golan Tepeleri ni ilhak etmiştir ve daha birçok cinayetler işlemiş bulunmaktadır. Bütün bunlara rağmen yine de bizim İsrail’i resmen tanıyacağımızı söylüyorsunuz.

Yirmi yıldan daha fazla bir süre boyunca bu kanser tümörünün müslümanalrın arasından atılmasını, Beytül Mukaddes’in geri alınmasını İslami ülkelerin bu kanser tümöründen kurtarılmasını feryad eden biz mi İsrail ile dostuz? Yoksa çeşitli oyunlarla İsrail’i resmileştirmek isteyen tüm dünya halklarınca cinayet ve zulümleri bilinen bir rejimi destekleyen siz mi? Siz Allah’ın karşısında cephe almış, Allah ve Müslümanlık düşmanlarını işbaşına getirmek, onu huzura kavuşturmak ve resmileştirmek istiyorsunuz.

Siz İsrail’i resmen tanımak istiyorsunuz fakat o sizi tanımamakta.. Allah göstermesin, İsrail’in sizlere hükümet etmesini önlemek için herhangi bir harekette bulunmamakta, bomboş oturmaktasınız.

Ey Müslüman halklar, ey İslami ülkelerin mazlum halkları, zenginlikleri Amerika ve uşakları tarafından yağma edilen ve kendileri zillet altında yaşayan ey aziz halklar. Uyanınız..

Ayağa kalkınız…

Ey dünya mustazafları kalkınız ve süper güçlerin karşısında kıyam ediniz. Eğer onların karşısında direnirseniz, onlar hiçbir şey yapamazlar. Gördünüz ki, Müslüman iran halkı, birleşerek hep birlikte kıyam ettiler. Silahsız ve yalın elle o büyük şeytani güç Muhammed Rıza ve birbirini destekleyen süper güçlerin karşısında kıyam ederek, onları ve fasit saltanat rejimini iman gücü ve Allahu Ekber feryatları ile sahneden dışarı attılar.

Onları cehenneme gönderdiler, o rejimin yerine şimdi İran’da gördüğünüz İslami rejimi kurdular.İslam devleti dünyadaki zayıfları ve mustazafları destekleyen bir devlettir. Bunların ne mali, ne bedeni ve ne de askeri güçleri vardı, yalnızca iman güçleri vardı.

“Allah’a yardım ederseniz, o da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar”(47/73)

Sizler zalimler karşısısnda kıyam ederek, mazlumların hakkını isteyiniz. Sizlere hükümet etmek isteyen süper güçlerin karşısında kıyam ediniz. Öte yandan dünyanın her yerinden bizlere hükümet etmek istiyorlar. Bizleri ve sizleri ve herkesi kendi egemenlikleri altına almaya ve bizim kaynaklarımızı yağma etmeye çalışıyorlar. Maalesef devletler de onlarla muvafıktır. Hatta bazıları onlardan daha ileri gidiyorlar. İslam dini bugun mazlumdur. Kur’an vesayet altına alınmıştır. Ezan okuyor ve namaz kılıyorsunuz fakat, İslam’ın siyasi hükümlerinin çoğuna ilgi göstermiyorsunuz.

Kur’an-ı vesayet altında bulunmaktan kurtarmıyorsunuz...Tabii Kur’an okumak ve Kur’an-ı hayatın bazı alanlarında uygulamak gerekmektedir,ama yeterli değildir.Kur’an hayatın her kesimine hakim olmalıdır.-Kur’an;

"Topluca Allah’ınipine sarılın ve ayrılmayın buyurluyor..(3/103)

Bu gibi gelişmiş,mükemmel siyasi hükümler uygulanırsa dünyaya hakim olabilirsiniz.Kur’an-ı vesayet altına aldık,sınırladık,örttük,bu meselelere itina göstermedik.Halbuki Kur’an-ı her işimizde örnek almalıyız.Her işte Kur’an-ın okunmasına riayet edilmelidir. İnsanların her işinde Kur'an rehber olmalıdır. Kur'anı bazı hallerde uygulayıp, bazı hallerde uygulamamak diye bir şey olmaz.

Kur'an siyasi hükümlerde, müslümanlara karşı koyanlar için "Ölüm emri" veriyor. Bugün İsrail müslümanların karşısına dikilmiş ve onlara karşı koyuyor. Amerika da bunu yapıyor. Saddam da müslümanların karşısındadır ve onlar aleyhinde cinayetler işliyor. Allah, "Müslümanların aleyhinde ve müslümanların bir gurubu aleyhinde kıyam eden kimselere karşı koyulmasını emretmişitr."

Saddam bir yandan barışsever olduğunu iddia ediyor, öte yandan da Güney'den Batı'ya uzanan toprakalrımızı gaspediyor. (Bunlara rağmen yine de barışçı olduğunu ileri sürüyor) Eğer böyle barışseverlik olursa, İsrail'de barışseverdir. O da Golan tepelerini işgal ediyor ve müslümanların bir bölümüne saldırıyor ve sonra da hem o, hem Amerika ve diğer süper-güçler de barışsever olduklarını söylüyorlar. Biz, barışın bütün dünyada sağlanmasını istiyoruz. Lakin bütün savaşların asıl sebepleri bizzat kendileridir. Saddam da barışçıdır ama müslüman bir ülkeye tecavüzde bulunmuştur. Bu soysuzun İslami bir ülkeye ne yaptığını görünüz.

Yalnız İran söz konusu değildir, bütün dünya söz konusudur. Söz konusu olan dünya müslümanlarıdır. Eğer hepimiz yokolsak bile islam kalmalıdır. Allah'ın peygamberleride canlarını islam için feda ettiler, İslam Peygamberide, İslam için herkesten daha fazla çaba harcadı ve acı çekti. Bzi ise yüce peygamberimizin acılarını hiçe sayıyoruz.

Muhtelif memleketlerden buraya gelen siz beylerin, bu halkın mazlum sesini her yere ulaştırmanızı bekliyorum. Sizler, dünya halklarına İran'ın Amerika ve siyonismin yaptığı propagandalarda gösterdikleri gibi korkunç bir ülke olmadığını anlatınız. Bu kısıtlı zamanda ve her taraftan çembere alındığımız bir halde, hükümetin bu mustazaf halka yaptığı hizmetler, Amerika'nın elli yıllık sultası altında yapılmamıştır. Bu halka sağlanan içme suyu, dağıtılan toprak, halkın yararı için çekilen boru hatları ve yapılan asfaltları onlar 50 yıl boyunca yapmamışlardır ve maalesef onlar hükümeti bir iş yapmamakla ve ülkeyi çökertmekle suçluyorlar.

İnşaallah, yurtlarınıza sağ salim döndüğünüz zaman İslamın meselelerini süper güçlerin engellemelerine rağmen diğerlerine anlatacağınızı ümit ediyorum. Onlara İran'ın barışsever olduğunu bildirin. İran yine de Saddam'ın toprakalrımızı terketmesi halinde uluslararası bir teşkilatın İran'a gelerek, yapılan cinayetlerin incelenmesini istediğini söylüyor. Irak Devleti bize saldırdı, fakat ona karşı koyuldu ve hamdolsun ki dünyada da yenik düştü. Irak devleti Ürdün, Fas ve Amerika'nın desteği ile uğradığı yenilgisini gideremez. Allahu Tebarek ve Tealadan bütün müslümanların, İslam'ın kudret ve saadetini ve siz dost ve aziz kardeşlerimin sağlığını ve insanı müteessir eden mazlum çocukların sağlığını ve mutluluğunu istiyorum. Yüce Allah'dan hepinizin verdiğiniz şehidlere rahmet etmesini ve onların asr-ı saadet şehidlerine kavuşmalarını niyaz ederim.

( İmam Humeyni'nin İslam İnkılabının 3 ncü yıldönümü münasebetiyle 11.02.1982 tarihinde İran'a davet edilen yabancı konuklara hitaben yaptığı konuşmanın


http://www.islamiyonelis.com/haber_detay.php?haber_id=29418

22 Nisan 2009 Çarşamba

ÇYDD'den kendi kızlarına burs


ÇYDD'den kendi kızlarına burs

Ergenekon Operasyonu'nun 12. dalgası kapsamında Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) şubelerinde yapılan aramalarda bulunan belgelerle dernek üyesi ve yöneticilerinin çocuklarına da burs verildiği ortaya çıktı.

Çocuğuna burs verilenler arasında ÇYDD Niğde Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı da bulunuyor.

Ortaya çıkan belgelere göre ÇYDD Trabzon Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri N.H., kızı Ö.H'ye, Amasya Şubesi Denetim Kurulu Başkanı G.Ç., kızı H.Ç'ye, İstanbul Bakırköy Şubesi Denetim Kurulu Başkanı N.E., kızı E.E'ye, İstanbul Tuzla Şubesi Üyesi A.K., oğlu İ.K.'ye, Isparta Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi İ.B., kızı Ö.B.'ye, Körfez Şubesi Üyesi E.K., kızı E.K.'ye, Isparta Şubesi Üyesi N.A., kızı H.K.'ye, Isparta Şubesi Üyesi M.K., oğlu Ö.K.'ye, Isparta Şubesi Yönetim Kurulu Yedek Üyesi R.D., kızı S.D.'ye, Niğde Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı İ.B. ve Yönetim Kurulu Üyesi F.B., çocukları A.B.'ye burs vermiş.

KIŞLA DÜZENİ VE ASKERî KOMUTLAR AYNEN DEVAM EDİYOR

Millî Eğitim Bakanlığı, 1965 tarihli ''Okulların Merasim Geçişi Yönetmeliği''ni kaldırıp, yerine ''Milî Eğitim Bakanlığına Bağlı Okulların Geçit Töreni Yönergesi'' ismiyle yeni bir yönerge hazırladı. Yapılan değişiklik, eski yönetmelikte yer alan manga, komutan gibi tabirlerin kaldırılmasıyla sınırlı tutulurken, geçit töreni yürüyüşlerinin kışla düzeninde yine askerî komutlarla yaptırılmasını öngören düzenlemeler büyük ölçüde aynen muhafaza edildi.

PROTOKOLE TEKMİL: “GRUPLAR TÖRENE

HAZIRDIR, ARZ EDERİM”

Protokol mensupları yaklaşınca, tören yöneticisi ''Hazır ol, Dikkat, Sağa/Sola Bak'' komutunu verip ''Sayın valim/kaymakamım, gruplar törene hazırdır. Arz ederim'' şeklinde takdimini yapacak. Öğrenciler, protokol mensuplarını karşılarına gelinceye kadar hazır ol duruşta başları ile takip edip; vali/kaymakamın ''Bayramınız kutlu olsun'' sözüne hep birlikte ve yüksek sesle ''Sağol'' diye karşılık verecekler.

Bu kafayla nereye marş marş!

MİLLî Eğitim Bakanlığı (MEB), yürürlükten kaldırılan 1965 tarihli ‘’Okulların Merasim Geçişi Yönetmeliği’’nin yerine ‘’Milli Eğitim Bakanlığına Bağlı Okulların Geçit Töreni Yönergesi’’ ismiyle yeni bir yönerge hazırladı.

Alınan bilgiye göre, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığınca hazırlanarak yürürlüğe konan yönerge, MEB’e bağlı her derece ve türdeki resmi/özel örgün ve yaygın eğitim okul/kurumlarının Ulusal Bayram, resmi bayramlar (Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı ile Zafer Bayramı), Atatürk’ün il, ilçe ve diğer yerleşim birimlerine yaptığı ziyaret ve gezi tarihlerinin yıl dönümü olan günleri ve mahalli kurtuluş günlerindeki geçit töreni uygulamasına ilişkin usul ve esasları düzenliyor. Yönergeye göre, koordinasyonu MEB’de olan bayram kutlamalarının, programa göre akışını sağlamak üzere il/ilçe eğitim müdürlüklerince önerilen, mülki idare amiri tarafından onaylanan teknik komitede görevli bir beden eğitimi öğretmeni tören yöneticisi olacak. Tören yöneticisi, bayramın başlama saatinden bitiş saatine kadar kutlama komitesince kesinleşen program akışını takip edecek. Törene katılan okulları, Bayrak, flama, boru trampet takımları ile diğer kurum ve kuruluşları tören alanında programa göre düzenleyecek ve tören alanında gerekli ilk yardım tedbirlerinin alınmasını sağlayacak.

TÖREN DÜZENİ NASIL OLACAK?

Törene katılacak okullar, tören alanının konumuna göre tören düzeni alacaklar. Okullar, Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ile Atatürk’ü Anma ve Gençlik Spor Bayramında teknik komite tarafından belirlenen esaslara göre tören alanında yerlerini alacak. Okullar arasında üç adım aralık bulunacak. Bayram kutlaması için protokol mensupları öğrenci grubuna yaklaşınca, tören yöneticisi ‘’Hazır ol, Dikkat, Sağa/Sola Bak’’ komutunu verdikten sonra ‘’Sayın valim-kaymakamım gruplar törene hazırdır. Arz ederim’’ şeklinde takdimini yapacak.

Öğrenciler, bayramı kutlayan protokol mensuplarını karşılarına gelinceye kadar hazır ol duruşta başları ile takip edecekler ve vali/kaymakamın ‘’...Bayramınız kutlu olsun’’ seslenişine hep birlikte ve yüksek sesle ‘’Sağ ol’’ şeklinde karşılık verecekler. Tören yöneticisi, kutlamanın bitmesi ve protokol mensuplarının şeref tribününde yerini almasından sonra ‘’İstiklal Marşı. Hazır ol. Dikkat!’’ komutunu verecek. İstiklal Marşı’nın bitimini takiben ‘’Rahat’’ komutu ile öğrenciler rahat duruşa geçecek. Bu komutla seyyar bayrak direği ve seyyar flama direğini tutan öğrenciler direkleri taşıma askısından çıkararak, alt uçları yere değecek şekilde sağ elle tutacak. Tören duruşu, İstiklal Marşı, geçit töreni ve çelenk sunma törenlerinde seyyar bayrak direği ile seyyar flama direkleri taşıma askısında takılı bulundurulacak.

GEÇİT TÖRENİ

Koordİnasyonun MEB’e verildiği bayramlarda, geçiş töreninde, tören yöneticisi, bayrak grubu, flama grubu, teknik komite, izci grubu, gösteri grupları, halk oyunları grubu, ilköğretim ve ortaöğretim okulları; kuruluş tarihine, aynı olması durumunda ise alfabetik sıraya göre, askeri lise ve polis koleji grubu, üniversiteler; kuruluş tarihine, tarihlerin aynı olması durumunda ise alfabetik sıraya göre, kutlama komitesince törene katılması uygun bulunan diğer kamu kurum ve kuruluşlar şeklinde sıralanacak. Tören yöneticisi, ‘’Geçit töreni. Hazır ol. Yerinde say. Marş!’’ komutunu verecek ve bu komutla bayrak, flama ve öğrenci grupları ile boru trampet takımının tertip almasından sonra ‘’İleri marş’’ komutunu vererek, bayrak grubunun önünde geçit töreni gerçekleştirecek. Geçit töreninde gruplar arasında altı adım aralık bulunacak. Grup sorumluları, arkasındaki grubunun ön sırasında üç adım önünde yürüyecek.

SELÂMLAMA

Geçİt töreninde selâmlama, protokol mensuplarının yer aldığı şeref tribünü önündeki yürüyüş güzergahının kırmızı işaret levhalarıyla başlangıç ve bitimi belirlenen şekilde gerçekleştirilecek. Yönergeyle, tören yöneticisinin, bayrak grubunun, flama grubunun, teknik komite üyeleri ve diğer görevli öğretmelerin, grup sorumlusu izci liderinin, kız ve erkek öğrenci gruplarının selamlama şekilleri ayrı ayrı düzenlendi. Kız öğrenci grupları, kırmızı işaret levhaları arasındaki yürüyüş güzergahında ayak parmakları önce, taban sonra yere değecek şekilde kolları sallayarak, erkek öğrenci grupları ise aynı güzergahta diz çekip, kolları sallayarak uygun adımla yürürken sıraların sağ başındakiler ileri bakarak, diğerleri ise şeref tribününde geçit törenini ayakta kabul eden protokol mensuplarını başlarıyla ve bakışıyla takip ederek selamlayacak. Okul trampet takımlarının, garnizon komutanlığı veya belediye bandosu eşliğinde geçiş yapması durumunda davul çalınmadan geçilecek.

TÖREN KIYAFETLERİ

Törene katılan öğretmen ve öğrencilerin kıyafetleri mevzuata uygun olacak. Buna göre, öğretmen ve öğrencilerin kıyafetleri, ‘’Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik’’ ile ‘’Milli Eğitim Bakanlığı ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevlilerle Öğrencilerin Kılık Kıyafetlerine İlişkİn Yönetmelik’’te belirtilen hükümlere, üniversitelerde görevli öğretim elemanı ve öğrencilerin ise geçit törenine katılmaları halinde kıyafetleri yine bu yönetmelik hükümlerine uygun olacak. Bayram kutlamalarında gösterilere katılan öğretmen ve öğrenciler, hareket ve mevsim özellikleri dikkate alınarak, teknik komite tarafından belirlenen ve kutlama komitesi tarafından kabul edilen kıyafetleri giyecek.

Lieberman'dan Obama'ya mesaj: Amerika, biz ne dersek onu yapar

İsrail'in aşırı sağcı Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Avigdor Lieberman, ABD Başkanı Barack Obama'ya Ortadoğu sorununun çözümünde İsrail'e uymak zorunda oldukları mesajı verdi. İki hafta önce bir Rus gazetesine verdiği demeç dün İsrail basınında bir kez daha yayımlanan Lieberman, Obama yönetiminin sadece İsrail isterse yeni barış girişimlerinde bulunacağını ifade ederek, "İnanın bana, Amerika bizim bütün kararlarımızı kabul eder." diye konuştu.

İsrail basınının Lieberman'ın röportajını, Barack Obama'nın İsrail ve Filistinlileri barış yolunda somut adım atmaya çağırdığı önceki günkü açıklamasından sonra yayımlaması dikkat çekti. Obama, "Ebediyyen konuşup duramayız." demişti. Obama'nın ayrıca İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas ve Mısır lideri Hüsnü Mübarek ile ayrı ayrı Washington'da görüşeceği duyurulmuştu.

EN BÜYÜK TEHDİT İRAN DEĞİL

Filistinli yetkililer, dün Abbas'ın 28 Mayıs'ta Beyaz Saray'da olacağını açıkladı. Diğer görüşmelerin 6 Haziran'a kadar yapılması bekleniyor. Rus göçmeni Lieberman, Moskova'nın Ortadoğu sorununun çözümünde hak ettiği rolü almadığını ifade ederken, İran ile ilgili de ilginç açıklamalar yaptı.

Uzun yıllar Tahran'ı İsrail için en büyük tehdit olarak gören Avigdor Lieberman, bu kez İran'ı ikinci sıraya alarak, kendileri için en büyük stratejik tehdidin Afganistan ve Pakistan olduğunu dile getirdi. "Pakistan nükleer ve istikrarsız, Afganistan'da ise Taliban'ın kontrolü ele alma potansiyeli var." derken bölgede 'Bin Ladin ruhunun' harekete geçebileceği uyarısını yaptı. Lieberman, Pakistan ve Afganistan'ın tüm küresel düzene tehdit oluşturduğunu da iddia etti. İsrail'in şahin görüşleriyle bilinen Dışişleri Bakanı, Irak'ı ise tehdit algılamasında üçüncü sıraya yerleştirdi. Lieberman, karşı olduğu bilinen Filistin devletinin kuruluşuyla ilgili de yine olumsuz konuştu. İki devlet çözümünün hoş bir slogan olduğunu ancak özünde eksiklik bulunduğunu savundu.

Bu arada, İsrail ordusu, Gazze saldırılarıyla ilgili soruşturma raporunda, 'uluslararası hukuk kurallarına göre hareket ettiğini' ileri sürdü. Raporda, 'bazı yanlışlıklar sonucu' talihsiz sivil kayıplar yaşandığı ifade edildi. DIŞ HABERLER SERVİSİ

Arap Barış Planı'nı da sildi: İsrail'in imhası için reçete

Avigdor Lieberman, Arap Barış Planı'nı "İsrail'in imhası için bir reçete" olarak tanımladı. İsrail ordu radyosu, önceki gece dışişleri bakanlığında düzenlenen bir toplantıda Lieberman'ın, "Bu, tehlikeli bir öneri ve İsrail'in imhası için bir reçete." dediğini duyurdu. Lieberman, bu sözleriyle 'Arap barış inisiyatifini' temel alarak İsrail'in kendi bölgesel barış planını hazırlamasını isteyen Savunma Bakanı Ehud Barak'ın açıklamasıyla da çelişkiye düşmüş oldu. Radyoya göre Lieberman, söz konusu inisiyatifin en sorunlu bölümünün Filistinli mültecilerin geri dönüş haklarını içermesi olduğunu belirtti.

Birey, cemaat, devlet

Dürüstçe söylemem gerekiyor ki kim danışmanlık yapıyorsa Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'a yanlış bilgi veriyor. O kadar çok hata yapılıyor ki! Tespit yanlış, teşhis yanlış, terkip yanlış. Mesela zannediliyor ki köyden şehre gelmiş fakir çocukları, barınacak mekân bulamayınca 'bazı cemaatler' onlara imkân sağlıyor ve onlar da bilmecburiye bu yapıların sunduğu imkânlara boyun eğiyor.

Yanlış. Belki on beş-yirmi sene önce bir doğruluk payı vardı bunun; ama şimdi bu varsayım kocaman bir şehir efsanesi. Çünkü cemaat dediğiniz yapı zaruretlerden çok, iradi bir tercih konusu haline gelmiştir. Yani, insanlar kendi kültür ve kimliklerinden kopmamak için sivil bir tercih kullanıyor. O yüzden bünyede çok sayıda zengin çocukları da bulunuyor. Cemaat irtibatı iddialarıyla gündeme gelen özel kolejlere ve üniversitelere, dershanelere gösterilen olağanüstü ilgiyi fakirlikle nasıl izah edebilirsiniz mesela? Zaten konu sadece öğrenci değil ki! Esnaf, işadamı, sanayici, sanatçı, sporcu, mimar, doktor...

Şu gerçeği kabul etmezseniz ilk düğmeyi yanlış iliklemiş olursunuz: İnsanlar kendi iradeleriyle bir tercih kullanıyor, zorlamalar ya da zaruretler ile değil. Kim kime nasıl baskı yapacak ki bu insanlar kendini bir cemaat üyesi görmeye mecbur hissetsin? Meseleyi 'sosyal devletin boşluğuna' dayamak, sosyal bir gerçeğe gözlerimizi kapamaktır. Mesele gayet açık: Karşımızda gönüllü hareketler var; illegal yapılar değil. Katılmak isteyen dilekçe verme zarureti olmadan gelip katılıyor; ayrılmak isteyen de istifa dilekçesi verme ihtiyacı hissetmeden 'hadi bana eyvallah' deyip çekip gidiyor. İşte buna modern toplumlarda sivil toplum kuruluşları deniyor. Güdümsüz, bağımsız, sivil...

Tam bu aşamada karşımıza yeniden 'tek tip insan' korkusu çıkıyor. Güya 'din eksenli cemaatler' tek tip insan yetiştiriyormuş. Mümkün mü? Hayır. Her şeyden önce bireyi yok edecek bir telkin İslam'ın ruhuna uygun değil; çünkü o din her bireyi doğrudan Allah ile muhatap ediyor. Kaldı ki bu çağda ne birey körü körüne buyurgan bir yapıya boyun eğer ne toplum. Kim razı olur tek bir kalıba girmeye?

İnsanların bir kalıba sokulamadığı, zan altında bırakılan kişilerin her dinden, her dilden, her görüşten insanla rahat diyalog kurmasından belli. Bu topluluğun içinde her etnik gruptan, her mezhepten, her düşüncede insan bulunmaktadır. Toplumsal ayrışmalarda birleştirici ve barışçı bir dil kullanan ve gördüğü ilgi ile samimiyet testinden defalarca geçmiş kitlelerin insanları tek bir şablona zorladığını iddia etmek gerçeklerle ters düşmek anlamına gelir.

Cumhuriyetimizin kazanımları açısından çok önemli bir nokta daha var: Dindar kitleler demokrasiyi içine sindirmiş durumda. O kadar ki 'Keşke modernleşmeyi kimseye kaptırmayan kitleler de demokrasiyi bu kadar sindirebilseydi!' demek zorunda kalıyorsunuz. Soran, sorgulayan, eleştiren, istişarenin hakkını veren, özgür düşüncenin bütün renklerine kanat çırpan kitleler 'tek tip insan' suçlamasıyla karşı karşıya getiriliyor. Olacak şey değil. Ülkeyi içine kapamak ve anti demokratik yollardan aristokratik düzenin devamını isteyenler özgürlükçü sayılıyor. Bir tuhaflık yok mu bunda?

'Bazı cemaatler' dünyanın dört bir yanında kozmopolitan kültürlerle ufuk turu yaparken ufuk körlüğüne yakalanmış bazı kitleler de ülkeyi bir çeşit faşizme sürüklüyor adeta. Kimin ufku ne kadar genişse özgürlük boyutu da o kadar engindir. Kim ne kadar geniş kitlelerle kucaklaşıyorsa o kadar çoğulcu ve katılımcı demokrasiden nasibini almıştır ve her kim 'herkes benim gibi düşünecek' emriyle hareket ediyorsa, o da kendini toplum karşısında o kadar sevimsiz hale getirir ve kendini geniş kitlelerden tecrit eder. Açık söylüyorum: Bir gün cemaatler insanlara 'tek tip olun' dese içeride çatlamalar olur; tıpkı devletlerin toplumlara 'tek tip olun' buyruğunu dayatmasıyla çatlamalar olduğu gibi... e.dumanli@zaman.com.tr

20 Nisan 2009 Pazartesi

Zariften Şiir

Bir ilk kurşun
Bir çıra gibi yanan ülke
Ekinler ağıllar alev alev
Sakallarından tutuşturulup yakıldı
Dedeler her köyde
Ak saçlı
İpince yürekli
Nenelerin ve çocukların gözleri önünde

(Ve dolar sığmıyor evlere
çarşafların içi makyaj ve leke)

birkaç kurşun daha
birkaç kırbaç daha
ufak bir meclis ve derken
gür sesli gür bir meclis
kavi bir halka
kalbler bir mesaj kavşağı
kan barajı*

Akşamlar nasıl ağır.
Sabahlar nasıl zinde*.

analitik