24 Şubat 2009 Salı
8 Şubat 2009 Pazar
“Araplar bizi arkadan vurdu” edebiyatı
Hakan Efendi, geçen yazında demişsin ki: “Emperyalistlerin 'böl, parçala, yönet' siyasetine hizmet eden 'Araplar Türkleri arkadan vurdu / Türkler Arapları sömürdü' fitnesinin miadı doldu” demişsin. Ne yani, hain Araplar bizi arkadan vurmadı mı?
- Tam olarak hangi Araplar? Tam olarak hangi bizi?
- Bildiğin Araplar işte. Biz dediğim de tabii ki Türkler, Osmanlılar.
- Osmanlı ordusunda Araplar yok muydu? Müslümanların müşterek ordusu değil miydi Osmanlı ordusu? Arap düşmanı Falih Rıfkı Atay bile -“Zeytin Dağı”nda- ordunun en önünde giden ve dolayısıyla düşman kurşununu ilk yiyen Arap kardeşlerimizin Kanal Seferi'ndeki fedakârlıklarını zikreder. Halbuki Kanal Seferi denince senin aklına sadece Şerif Hüseyin'in adamlarının sabotajları gelir, değil mi? Belki de bilgi birikimini abartıyorum. Belki de “Arapların bizi arkadan vurması” dediğin şey hakkında biraz detay istesem kem küm edeceksin. Sahi: İsyancı Araplar çoğunlukta mıydı azınlıkta mı?
- Kem küm…
- Şam'da ayaklanma çıktı mı çıkmadı mı?
- Kem küm…
- Şerif Hüseyin'e bağlı birliklerin ve Yemen'deki eşkıyanın sabotajları savaşın seyri ve neticesi üzerinde tayin edici bir rol oynadı mı? “Bunlar olmasaydı Yemen'i kaybetmezdik, Kanal Seferi zaferle sonuçlanırdı” diyor musun?
- Diyelim ki diyorum!
- Bu da bir nevi kem küm oldu şimdi… Neyse… Söyle bakim, Kanal Seferi'nden murat edilen şey neydi? Başkumandan Vekili Enver Paşa'nın orada bir “zafer” beklentisi var mıydı gerçekten? Nasıl bir “zafer”? Yoksa bir oyalama taktiği mi söz konusuydu? Ne için?
- Kem küm.
- Şu “biz” meselesine dönecek olursak… Geçenlerde Enver Paşa ve Mustafa Kemal Paşa'nın Birinci Cihan Harbi'ndeki yoldaşlarından Şeyh Tunusi'nin torunuyla beraberdim. Osmanlı ordusundan “İslam ordusu” diye söz etti. “Türklerin ve Arapların ordusu” ifadesini de kullandı. Böyle bir orduyu arkadan vuranlar sadece Türk'ü değil Arap'ı (ve elbette Kürt'ü, Çerkez'i, Laz'ı…) da arkadan vurmuş olmadılar mı? Öyleyse “biz”i arkadan vuran İngiliz işbirlikçilerini eleştirirken niye Araplara sövüyorsun? Niye “Araplar” diye genelleme yapıyorsun? “Biz”in içinde Araplar yok muydu? “Yoktu” dediğin takdirde Osmanlı'nın sadece Türklere ait bir devlet olduğunu ve dolayısıyla Arap topraklarında işgalci olarak bulunduğunu ileri sürmüş olmaz mısın? Sen Cemal Abdunnasır'cı mısın kardeşim? Mişel Eflak'çı mısın? Baasçı falan mısın? Ha, unutmadan: Türkiye'de bir sürü Amerika ve İsrail uşağı var. Şerif Hüseyin'in askerlerinden çok daha fazla. Biri çıkıp “Türklerin hepsi Amerikan-İsrail uşağıdır” dese bozulmaz mısın?
- Kem küm…
- Kem küm, kem küm… Ama ne zaman Araplarla yakınlaşma gündeme gelse sağda solda bıdıbıdı vıdıvıdı konuşuyorsun. İnanılmaz derecede ahlaksız ve mantıksız bir tavır olan Arap düşmanlığını 'payidar kılmak' için bütün cehaletini seferber ederek canla başla çalışıyorsun. Niye böyle yapıyorsun? Derdin, muradın ne? Hasta mısın? Din kardeşliğimizin ihyası için doğan fırsatlara dikkat çektiğimde niye hop oturup hop kalkıyorsun? Birinci Cihan Harbi'nde bütün Arapların İngilizlerle iş tuttuğuna bile inansan –ve din kardeşliği gibi bir hassasiyet bile taşımasan- sırf Türkiye'nin menfaatleri için Araplarla yeniden yakınlaşmayı savunmalı değil misin? Bu yöndeki gelişmeleri memnuniyetle karşılamalı değil misin?
- VAllahi bravo! Zeytin yağı gibi üste çıktın! O çok sevdiğin din kardeşlerimiz dini-diyaneti bir kalemde silip halifeye karşı İngilizlerle saf tuttular, ama sen hâlâ Araplarla yol yürüyebileceğimize inanıyorsun.
- 1000 yıllık bir beraberliği iki yıllık bir fitneye –üstelik de Araplar içinde azınlık olan bir grubun kapıldığı fitneye- kurban etmek insafsızlıktır. Araplarla geçmişte olduğu gibi gelecekte de yol yürüyebileceğimize elbette inanıyorum. Erol Güngör ve Cihan Harbi kahramanlarından Teşkilat-ı Mahsusa şefi Kuşçubaşı Eşref'ten birer alıntıyla bitirelim:
Erol Güngör: “…müslümanların Osmanlı ordularına karşı İngilizler safında çarpıştıkları veya onlar hesabına Türklere ihânet ettikleri söylenir. Meseleyi biraz derinliğine araştıranlar göreceklerdir ki bu iddiâlar bâzı gerçeklerin yanlış yorumuna dayanmaktadır… İngiliz propagandasının Cihâd Fetvâsı'ndan daha tesirli olduğu ve bu propaganda sâyesinde fetvânın tam tersine bir maksat için kullanıldığı anlaşılmaktadır… Nitekim Mekke Emîri Şerif Hüseyin de kendi isyân hareketinin 'Halife'nin değil, ancak bozkurda ibâdet edecek derecede Turancılıkla meşbû olan nâzırların aleyhine' olduğunu bildirmişti...”
Kuşçubaşı Eşref: “(Lavrens bazı Arapları ayartırken) biz de kendimize yardımcı, tertemiz, vefalı Araplar bulduk. Rahatça söyleyebilirim ki, halkın büyük kısmı, bizimle beraberdi. Karşımızda olanlar, daha çok politikacılar, siyasi kanallardan menfaatlerini temin etmek isteyenler, yabancı propagandalara âlet olanlardı. Bunlar, Arap halkının daha sonra da başına belâ oldular ve halka huzur yüzü göstermediler.”
1 Şubat 2009 Pazar
Ahlakçılık Necip Fazıl Kısakürek
AHLÂKÇILIK
· "Kimin malını aldımsa, işte malım, gelsin alsın; kimin sırtına vurdumsa, işte sırtım, gelsin vursun!" diyen Allah Sevgilisinin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Çölde, devesine, kölesiyle nöbetleşe binen Reisler Reisinin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Sokakta, zina halinde gördüğü bir çift insanın üstüne cübbesini yayıp "Yarabbi, ne yazık; gizlenecek yerleri de yok…" diye fısıldayan Mezhep Kurucusunun ahlâkı… Buna muhtacız.
· Söz verdiği yerde günlerce dostunu bekledikten sonra, ona zımnen yalancılık isnat etmemek için günlerce yerinden kıpırdayamayan Velâyet Büyüğünün ahlâkı… Buna muhtacız.
· "Bulunca şükrederiz, bulamayınca sabrederiz!" sözüne, "Horasan'ın köpekleri de böyle yapar; bulunca dağıt, bulamayınca şükret!" karşılığını veren Vecd Kahramanının ahlâkı… Buna muhtacız.
· Yıllardır, mustarip nefsinin biricik dileği bir içim soğuk suyla bir damla ekşi ayranı ona çok gören büyük Çilekeşin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Şeyhinin ocağına, tam 40 yıl, cetvel tahtası gibi dümdüz odunlar taşıyarak tam 40 yıl sonra beliren "dağda hiç eğri odun yok mu?" dikkatine, "senin kapından eğrilik geçemez" cevabını bastıran ulvî dervişin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Ayyaş padişahın gösterdiği camiye bakıp "güzel, güzel amma, yanında bir meyhane eksik!" cinasını yapıştıran muhteşem Hâkimin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Atının ayağı çamura batınca, üstünü başını bulayan âlime dönerek "bu çamurlu elbiseleri öldüğümüz zaman sandukamıza örtsünler; ulema ayağından sıçrayan çamur şerefimizdir!" tavrını takınan örnek Sultanın âhlakı… Buna muhtacız.
· Ahdine hain düşman kralının kesik başını, mızrağının ucunda, "işte verdiği sözü tutmayan başın âkıbeti!" diye gezdiren fâtih Yeniçerinin âhlakı… Buna muhtacız.
· Yâni bizim ahlâkımız; kökümüzün, kaynağımızın,beşiğimizin, ocağımızın ahlâkı… Buna muhtacız.
· Millî ahlâk mefhumunu, başta din olmak üzere, o milletin bütün iman ve mukaddesat manzumesi içinden süzülüp gelen bir vâkıa telâkki etmenin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Şu ânda dünya kıymetinin yangınını çerçeveleyen pencere karşısında, ahşap damlar gibi çöken milletlerin püskürttüğü kıvılcım yağmuru içinde, insanoğlunu, yeni bir ruh ve ahlâk inşa etmek cehdiyle şahlanmış görmenin ahlâkı… Buna muhtacız.
· Batı dünyasının, kendi içinde ve kendi kendisine karşı, kaybedilmiş bir ruhla bir ahlâkın gûya kurtuluş savaşını yaptığını bilmek; ve bu beşerî savaş dışında artık hiçbir hayata yer kalmadığını anlamak şuurunun ahlâkı… Buna muhtacız.
· Ve bu ana-baba gününde, en soylu ahlâkın kaynağından gelen Türk milletinin, hem kendisine, hem de dünyaya ait ruhî ve içtimaî kıymetler kadrosunun dışında kaldığını, cesaret ve samimiyetle tesbit etmenin ahlâkı… Buna muhtacız.
· İslâm ahlâkı…Buna muhtacız.
· Ahlâk ve ahlâkçılık budur.
Necip Fazıl Kısakürek
25 Ocak 2009 Pazar
Söz Yangını*
her doğruyu söylemen doğru değil...
-Said Nursî
Ortak arkadaşımızın arkasından konuştuğumu onun arkasından konuştuğumu saklayacağından emin olacak kadar sırdaşım bildiğim diğer arkadaşıma "Onun arkasından konuştum ama senin arkandan konuşmam!" diyemediğim, kendimi arkadaşımın yüzüne başka, arkasından başka konuşan bir ikiyüzlülük içinde diğer arkadaşıma sobeleteceğimden utandığım için deme gereğini duymadığım, diyecek olursam da, benim ikiyüzlülüğümle ister istemez yüzleşerek benim utancımı gidermeye çalışma utancından arkadaşımı koruyamayacağımı düşünerek utandığım, utanmasam bile, onu "ben senin arkandan da konuşabilirim" şüphesine itmekten korkarak ister istemez dudaklarımı kilitlediğim, konuşsam bile, ondaki "burada olmayan o değil de ben olsaydım, sen onunla da benim arkamdan konuşurdun!" beklentisini önleyemediğim, önleyemediğimi bildiğim için de iyice susarak katıldığım/katkıda bulunduğum o tuhaf sessizliği dağıtmak için dilimden hiçbir şey gelmiyor...
Zorba bir sözleşme olarak aramıza konulmuş bu yakıcı sessizliğe boyun büküyoruz, birlikte razı oluyoruz. Bu zoraki sessizliğin tıslaması içimize doğru ilerledikçe, sahiciliğimizi yakan közler kızışıyor, seslerimizin hepsini sahte kılan sinsi yangın harlanıyor. Herkes kardeşi tarafından arkasından konuşulabilir biliyor kendini. Herkes kardeşinin arkasından konuşmayı hak ettiğini düşünüyor. Herkes kardeşi tarafından arkasından konuşabilir diye bilindiğini biliyor. Herkes kardeşinin arkasından konuşabileceğini kardeşine bildirmiş gibi ses çıkarmıyor arkadan konuşabilir sanılmasına. Arkadan konuşabilir sanılanlar "konuşmayacağız!" demekten utanıyor. Arkasından konuşulacağını sananlar "konuşmayın!" demeye tenezzül etmiyor.
Belki de kimse konuşmuyor. Öyleyse kim konuşuyor konuşmayanların yerine? Kim konuşuyor konuşmayanlar konuştu diye? Kim attı bu közü sözümüzün arasına? Kim körüklüyor bu sinsi yangını?
Sözleriyle bizi (haklı/haksız) hayli hırpaladıktan sonra arkasını dönüp giden arkadaşıma, ayrılırken, "yine de senin arkandan konuşmayacağız!" diyemiyorum. Diyemiyorum, çünkü arkasından konuşabileceğimi aklına getirmekten korkuyorum. Diyemiyorum, çünkü arkasından konuşabileceğimin zaten aklında olduğunu öğrenmekten çekiniyorum. Diyemiyorum, çünkü arkasından konuşmayacak kadar erdemli olabileceğime inanmadığını da açık edip, arkandan konuşmayacağım diyerek arkasından konuşabilecek kadar yalancı olduğumu sandığını da itiraf etmesinden korkuyorum. Diyemem, çünkü benim kendisi hakkında, arkasından konuşacağımı zannedecek kadar hakkımda kötü zan sahibi olduğumu bilmesinden korkuyorum. Ona "arkamdan konuşulmaz nasılsa..." demekten, beni de "arkamdan konuşmayacağımdan emin nasılsa..." diye bir şey demek zorunda hissetmemekten yoksun bırakan dedikodu medeniyetini işte böyle zor cümleler kurarak lanetliyorum. İkimiz de mağduruz.
Kim susturdu beni, onu ve seni? Kim?
(*) Çok yakında, "gıybetin y/aktığı dudaklardan dökülen k/özlü sözler" olarak okuyacağınızı/okumaya değer bulacağınızı umduğum yeni kitabımın adı.
s.demirci@zaman.com.tr
Gönderen videoalemi zaman: 04:28 0 yorum
Etiketler: senai demirci kitabı, senai demirci yazıları, Söz Yangını*
17 Ocak 2009 Cumartesi
Arap Birliği yerine Chavez ve Erdoğan
İsrail'in son ateşkes kararını reddetmesi ve kararlarını hiçbir zaman kabul etmemesi nedeniyle, BM Güvenlik Konseyi bu ülkeye yaptırım dayatmalı. Bu ifadeler, öfkeli Arap sokaklarında düzenlenen bir gösteride ifade edilmedi; bunlar, Türkiye Başbakanı Tayyip Erdoğan'ın sözleri.
Gazze'deki savunmasız Filistinlilere karşı Siyonist katliam başladığından beri, 'akıllı' Arap siyasiler ve gazeteciler teslimiyet, acziyet ve işbirliği anlamına gelen ılımlılık ve gerçekçilikle başımızın etini yiyor. Oysa gerçekçilik, direnişin teslim olması ve Filistinlilerin kaderlerinde yazılan işgali, ablukayı ve haklarından ödün vermeyi kabul etmesi anlamına geliyor.
Erdoğan İsrail'i kınayarak Arap rejimlerini 'çıkmaza soktu.' Katliamları insanlık tarihinde kara bir leke olarak tanımlarken, sokaklarda gürleyen Arap halkları gibi konuşuyordu. Bu durum rejimleri rahatsız etti ve halkları karşısındaki trajedilerini artırdı.
Erdoğan Arap rejimlerini, siyaset ve medyadaki akıllıları sıkıntıya sokarak sınırı aştı. Çünkü İsrail'e yaptırımdan söz etti. Güvenlik Konseyi yaptırım dayatmazsa, bunu Türkiye ve dünyanın yapması gerektiğini söyledi. Yaptırımlar bazen 'ılımlılık ve gerçekçilik', bazen de 'ulusal çıkarlar ve uluslararası ilişkilerin kaçınılmazlığı' adı altında İsrail ve ABD karşısında beyaz bayrak çekmiş olan bölgede düşünülmemesi gereken kırmızı çizgiydi.
Arap rejimleri katliama karşı koyma noktasındaki acziyetlerinin üzerini, ulusal çıkarlarını savunma gerekçesiyle nasıl örtecekler şimdi? Üstelik, Erdoğan ABD ve Avrupa'da çıkarları bulunan ülkesine karşı mı? Türkiye başbakanı, ülkesinin ortağı olduğu AB'nin yaptırımlarından korkmadığını nasıl gösterebiliyor? Arap rejimleriyse, Barselona sürecinden çekilme tehdidinde bile tereddüt ediyor. Arap siyaseti niçin katliamdan beri Arap çıkarlarına ve Filistin sorununa zarar vereceği iddiasıyla bunu uzak bir silah olarak görmekle meşgul?
Bazıları Venezüella Devlet Başkanı Hugo Chavez'i takdir etmek için Arap Birliği'nin Caracas'a taşınmasını istedi. Türkiye'yse, Arap ülkelerinden daha iyi bir tavır sergiledi. Dolayısıyla herhangi bir Arap liderinin Erdoğan veya Chavez'le yapacağı bir zirve, herkesi kapsayan olağanüstü zirveden daha faydalı olur. Arap zirvesi artık çözümden çok sorun. (Ürdün gazetesi Ahbar El Yevm, 14 Ocak 2009)
Tahir Al Advan
RADİKAL
http://www.timeturk.com/Tahir-Al-Advan-Arap-Birligi-yerine-Chavez-ve-Erdogan-8072-yazisi.html
12 Ocak 2009 Pazartesi
31 Aralık 2008 Çarşamba
aşağılık sahtekarlar
İsrail bütün dünyayı salak yerine koyuyor. Siyonist işbirlikçisi Mısır ve El-Fetih yönetimi de öyle. HAMAS iki füze sallayıp ateşkesi bozmuş ya, İsrail Gazze'yi işte onun için yerle bir ediyormuş! Savunma hakkını kullanıyormuş İsrail! Türkiye basınındaki İsrail ajanları da bu yalanı yayıyorlar.
Gazze'de üç gün içinde 400 masum insanı katleden ve Gazze'nin bütün hayat damarlarını keserek soykırım yapmaya çalışan SiyonNazi ordusunun "nefsi müdafaa"dan başka derdinin olmadığına inanmak mümkün mü? Mümkün, ama bir şartla: Çok salak olmak lazım!
Böyle geniş kapsamlı ve 'sofistike' bir harekât iki-üç saat içinde organize edilemez. Belli ki İsrail bu harekâta uzun süredir hazırlanıyordu. Nitekim, harekât için hazırlık emrinin 18 Haziran'da verildiği ortaya çıktı. Yani 19 Haziran günü HAMAS'la ateşkes anlaşması imzalayan İsrail'in asıl amacı, HAMAS'a nihai darbeyi indirmeye hazırlanmak için zaman kazanmaktı.
HAMAS o füzeleri sallamasaydı da İsrail Gazze'de katliam yapacaktı. Yapıyordu zaten. Ambargo ve abluka ateşkese rağmen devam etmedi mi? Bu çile bitsin diye ateşkese titizlikle uyan HAMAS'ın beklentisi boşa çıkmadı mı? Gazzeli çocuklar aşsız ve ilaçsız bırakılarak öldürülmedi mi?
Son altı ayı bırakalım, daha öncesine bakalım: Seçimden zaferle çıktığı anlaşılır anlaşılmaz "Biz İsrail'le görüşmeyiz ama Başkan Abbas ve Türkiye'nin görüşmesine itirazımız olmaz" diyen, El-Fetih'le iktidarı paylaşmaya çalışan, 1967 sınırlarına dönülmesi kaydıyla süresiz ateşkese hazır olduğunu ilan eden, hatta hükümete gelir gelmez adı konulmamış bir ateşkesi uygulamaya koyarak uluslararası topluluğa "barışçı bir çözüm istiyorsanız biz hazırız" mesajını veren HAMAS, bütün bu jestlerine rağmen Siyonistlerin ve uluslararası topluluğun boykotuna maruz kalmamış mıydı? HAMAS'ı saf dışı etmek isteyen İsrail ve ABD, ayrıca bölgedeki satılmış devletler, Abbas'ın "güvenlik sorumlusu" Dahlan ve köpekleri vasıtasıyla Gazze'yi kana bulamamışlar mıydı?
HAMAS bir yana� BM Güvenlik Konseyi kararlarına göre Filistinlilere ait olan Doğu Kudüs ve bütün Batı Şeria, 1967'den beri İsrail işgali altında; üstelik İsrail, 1980 yılında, uluslararası hukuku hiçe sayarak, Doğu Kudüs'ü ilhak ettiğini açıkladı ve "Bölünmez Kudüs bizim ebedi başkentimizdir" dedi. O zamanlar HAMAS yoktu. HAMAS daha 1987'de ortaya çıktı.
Ve 1987'den 1990'lı yılların sonlarına kadar İsrail'e sadece taş attı HAMAS. Bugün "HAMAS füzeleri olmasaydı İsrail Filistinlilere saldırmazdı" diyenler, "intihar komandoları" diye anılan istişhad komandolarının ortaya çıkışına kadar geçen 30 yıl boyunca Doğu Kudüs ve Batı Şeria'daki İsrail işgalinin sona erdirilmesi yönünde hiçbir adımın atılmamış olmasını nasıl izah ediyorlar acaba?
1993'te Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail arasında bir barış anlaşması imzalanmıştı. Bu anlaşmaya göre Gazze ve Batı Şeria'daki işgal sona erecek ve bağımsız Filistin devleti kurulacaktı. HAMAS'ın da zımnen kabul ettiği �veya sineye çektiği- bu anlaşmaya rağmen Batı Şeria'ya yeni Siyonist milisler yerleştirilmedi mi? Milislerin sayısı birkaç yıl içinde ikiye-üçe katlanmadı mı? 1999 yılına kadar işgali sona erdireceğine söz veren İsrail tam tersini yapıp işgali iyice muhkem hale getirmedi mi? 2000 yılında ABD'de Ehud Barak'la barış için bir araya gelen Filistin lideri Yasir Arafat, "BM Güvenlik Konseyi kararlarına uyun ve Doğu Kudüs'ü bize bırakın! Bütün Batı Şeria ve Gazze topraklarında bağımsız ve egemen bir devlet kurmamızı kabul edin!" dediğinde 'avucunuzu yalarsınız' cevabını almadı mı? Barak, 'Devletinizin ordusu ağır silahlara sahip olmayacak, hava ve deniz sahanızı biz kontrol edeceğiz, Batı Şeria kentleri arasında da kontrol noktalarımız bulunacak. Doğu Kudüs'e gelince: Size Doğu Kudüs'ün ancak bir dış mahallesini veririz. Son teklifimiz budur.' diyerek, barış ümitlerini söndürmedi mi?
HAMAS, Arafat-Barak görüşmeleri sırasında tek kurşun sıkmamıştı. Barışa bir şans tanımıştı. Karşılığında ne gördü? Kahpelik! İsrail hükümeti "barış görüşmeleri"nde Filistin halkıyla resmen dalga geçti ve bu yetmezmiş gibi Ariel Şaron da İsrail halkının kahir ekseriyetinin desteğiyle Mescid-i Aksa'ya baskın düzenleyerek 'Müslümanların mukaddesatı ayaklarımızın altındadır' mesajını verdi (ve İsrailliler bu mesaj karşılığında onu iktidara taşıdılar). Gerisi, Aksa İntifadası� HAMAS'ın önlenemeyen yükselişi�
Bugünlere nereden ve nasıl geldiğimizi unutmayalım! Gerçekleri İsrail hesabına çarpıtanların oyununa gelmeyelim! HAMAS, Filistin halkının İsrail vahşetine verdiği cevaptır. İşgal altındaki topraklarda yaşananların sebebi değil sonucudur. Filistin'de akan kanın faturasını HAMAS'a çıkarmaya çalışanlar adi, şerefsiz, aşağılık yalancılardır!
* * *
NOT: Vicdanlarının sesini dinleyip İsrail'le Dostluk Grubu'ndan ayrılan milletvekillerini �bilhassa ilk adımı atarak diğerlerine örnek olan Murat Mercan'ı- tebrik ediyorum. Katılmalarına üzülmüştük, ayrılmalarına sevindik.
Hakan Albayrak / Yeni Şafak
halbayrak@yahoo.com

